Tarihler 2 Mayıs 2009’u gösterdiğinde bir adam hastanenin kapısından içeri girdi. Şikayeti sorulduğunda “Grip” dedi, “Bir türlü geçmek bilmedi” diye ekledi.

O’nun grip dediği şey, aslında damarlarında dolaşan ölümün ta kendisiydi. Doktor yapılan tetkiklerin sonuçlarını inceledikten sonra derhal yatırılmasına hükmetti.

Kısa bir süre sonra ise haberlerin en kötüsünü verdi. Dudaklarını birbirine bastırarak, keyifsiz bir nezaket ve hüzünlü bir ses tonuyla durumu aktardı:

“Murat bey. Sinsice ilerleyen ama asla affı olmayan bir hastalığın pençesindesiniz. Kan kanserisiniz. Uzun ve ağır bir tedavi süreci sizi bekliyor. Çok fazla ilerlemiş. Eğer kemoterapiye cevap veremezseniz bir haftalık ömrünüz var diyebilirim”

Yanındaki eşi yıkıldı. Feryat ve gözyaşları odayı inletirken az önce “Azrail geliyor. Nefesini senden alacak” denilen adam en umulmadık şeyi yaptı. Kaşlarından birini kaldırıp doktora alaycı bir bakış attı ve asla tahmin edilmeyecek o sözler döküldü dudaklarından:

“Ben sana taptığımı hiç hatırlamıyorum. Benim büyük bir Allah’ım, küçük bir derdim var. Eğer o büyük Allah’ım isterse bu küçük derdimi benden alır. O verdiği canı almadıkça umudumu kesmem, kesmeyeceğim.”

Doktora göre onun yaptığı umutsuzca bir hayale tutunmaktan başka bir şey değildi. Belki de içinden, “Bu adamın küstahlıkla ilgili hiç bir sıkıntısı yok” diye geçiriyordu.

Ama karşısındaki kararlıydı. “İzle ve gör” dedi.

Türkiye o tarihten itibaren sadece şarkılarını dinleyerek sevdiği bir adamın, Murat Göğebakan’ın hayata ve ihanetlere karşı destansı mücadelesini izleyecekti.

Önce, tesiri yıllar yılı sürecek bir ihanet hançeri kalbinin tam üstünde tamiri imkansız bir yara açtı. Zaten o hayasızca, o pervazsızca taarruzlar bundan sonra başladı.

Yaralı bir geyiğe saldıran kurtları aratmayacak zalimlikle saldırdılar kudretli lordlar. Vasıfsız şövalyeler onu bir an önce pes ettirmek için çabaladı. Onları dindar görünen soytarılar takip etti.

Hürmetsiz sözcüklerle, vıraklayan bir ses tonuyla saldıranların sayısı günden güne arttı. Etinden bir parça koparmak için gagalayan kargalar sürüsüne katılanların sayısı katlandıkça katlandı.

Kötülük yükseldikçe, gölgeler aydınlıklara daha fazla düşmeye başladı. Her gün biraz daha fazla, daha fazla ve daha fazla…

O sadece “Neden? Ne yaptım? Bu saldırılar niye?” diye soruyordu. Azrail’den bile hızlı davranmak isteyenlerin bu aceleciliğine bir anlam veremiyordu. İnsanlığını kansere kurban verenler ise bedenini kansere teslim etmeyen bir adama abandıkça abanıyordu.

Karşısındakiler kibirliydi. Gururları yüzünden onu hemen yere sermeye niyetliydiler. Öyle ya! Bir sıkımlık canı vardı. Üflesen düşecek kadar güçsüz, takatsiz biriydi. Ama ne hikmetse düşmüyordu. Daha doğrusu düşüyor, ama yıkılmıyordu bir türlü. Emellerine ulaşamadıkça celalleniyor, güçlerini öfkeli ataklar yaparak yeniden sınadıkça tükeniyorlardı.

Bazı insanlar vardır.

Bir celladın baltasının altında diz çökerek ölmektense, ayaklarının üstünde ve dövüşerek ölmeyi tercih eder.

Devirmeye çalıştıkları adam tam da böyle biriydi. İnsanlığa dair bütün kutsal yasaları çiğneyerek kendisini alt etmeye çalışanlara direndikçe direniyordu. Adam asmanın en gözde meslek, en şaşaalı eğlence olduğu bu coğrafyada başını o kör baltanın ineceği yere uzatmayan yarı canlı bir adamın savaşı şeytanla yarışanlara eninde sonunda pes ettirecekti, nihayet ettirdi de…

Kaç kişi onun hayatına tecavüz etmek için girdiği odadan hadım edilmiş olarak ayrıldı bilinmiyor. Murat Göğebakan onca şeye rağmen hala yaşayanların arasında olmak gibi büyük bir meziyete sahip… Kaderin oyununu değil ama, oyunun kaderini değiştirdi o yarım yamalak muamelesi gösterilen adam…

Geçen cuma günü konserine gittim. Bir abide gibi dikiliyordu sevenlerinin önünde, sevmeyenlerinin karşısında! Başı arşa değercesine duruyordu sahnede.. Şarkılarda tutturduğu ritme, yaptığı hareketlere anlam vermeye çalıştım. Birilerini döver gibi, iyiliklerin üzerine yükselen gölgelere söver gibi söylüyordu.

“Televizyonlara, radyolara çıkamıyorum. Nedenini bilmiyorum ama çıkamıyorum. Bana ambargo uyguluyorlar. Umurumda değil. Yeterki Allah bana ambargo uygulamasın” derken salon inliyordu. “Biz ne güne duruyoruz” diyenlerin ellerinde yüzlerce telefon ve kamera çekim yapıyor, o gürüntüler internete, sosyal paylaşım sitelerine yıldırım hızıyla yükleniyordu.

O ise üzerine rahmet gibi yağan sevgi selinin arasında tekrarlamaktan hiç bıkmadığı o sözü tekrarlıyordu: EYVALLAH

İçine dert olan bir şey söyledi o sırada… “Ben hiç İstanbul Üniversitesi’nde konser veremedim. Oradaki kardeşlerimle birlikte olamadım. Sırf “Allah” dediğim için birileri beni orada istemedi.” dedi.

Tuhaf değil mi?

Şunca şey yaşamış bir adamın dert ettiği bu durum size tuhaf gelmiyor mu? Boşuna dememişler, “Karşınızdakinin size ne dediği değil, sizi size nasıl hissettirdiği önemlidir” diye..

Zihni bir çengelli iğne gibi buraya takılmış.

Bu arada anlatmadan geçemeyeceğim.

Murat Göğebakan hastane odasındayken uzaklarda kendisi için dua edenler sayesinde ayakta kaldığını söylüyor. Kaldığı odanın kapısına, “Benim için dua edin” diye minik bir tabela astırmış o günlerde. Ve çok bunaldığı bir gecenin zifirinde sahipsizlerin sahibine yakarmış. Yaradanıyla bir anlaşma yapmış, “Beni buradan çıkarırsan, ilk işim Beytullah’a gelmek olacak. Mekke’yi ve Kabe’yi ziyaret etmeden canımı alma!” demiş.

Bir gün doktorlar karşısına çıkıp, “En sağlıklı insan kadar sağlıklısın artık” dediğinde bambaşka bir hayata adım atmış.

Allah’a verdiği sözü, ettiği yemini tutması gereken gün gelmiş çatmış.

Ama bu kez başka bir sıkıntı çıkmış karşısına. 350 bin TL borç ve cepte tek kuruş para yok. “Bir gün bu sözümü tutacağım” diye kendini teselli etmeye çalışırken, yine gecenin en zifiri anında bir dostu aramış:

“Hazırlan” demiş, “Hazırlan! Patron Umre’ye gidiyor ve seni kendisine yoldaşlık edecek arkadaşları arasında görmek istiyor.”

Şaşkınlıkla “Patron kim?” diye sormuş..

Gelen cevap onu can evinden vurmuş: “Senin hastalığını gün be gün takip etti. Dualarında sen de oldun her zaman. İyileştiğinde sevincine diyecek yoktu. Hazırlan Murat Göğebakan. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte Umre’ye gidiyorsun!”

Kutsal topraklara indiğinde, “Biz söyleyinceye kadar gözlerini açma” demiş çevresindekiler. Göz açtırmadan uzun uzun yürütmüşler.

“Şimdi aç dediklerinde” açmış gözlerini, karşısında yemen alacası örtüsüyle, Bilal’in ezan sesiyle titrettiği, Allah’ın dokunulmaz kıldığı Kabe duruyor.

O an çıldırırcasına haykırmış:

“Ben gönlümün ayak bağını, senin kapına astım da geldim..”

Daha önce peygamberi Hazreti Muhammed’e, “Neredesin Ayyüzlüm” diye seslenen Göğebakan bu kez Türkiye’ye döndüğünde, ölüm döşeğindeyken yaşadığı herşeyi tek tek o sözün altına iliştirip yaradanına şu sözlerle sunmuş:

Ben Gönlümün Ayak Bağını
Senin Kapına Astımda Geldim,
Ben Gönlümün Gözyaşlarını
Senin Yollarına Döktüm de Geldim,
Ben Gönlümün Ateşini
Senin Gözlerinden Aldımda Geldim.

Vurgunum Yorgunum
Senin Yoluna Ölürüm Ben

Ben seni geceyle gündüzün arasında sevdim yar
Kaybolan yılların doğanın acımasız kanununda sevdim ben seni
Kahretsin işte öyle sevdim öyle yandım ben sana yar
Bilsem ki sana olan sevgiyi anlatacak bir başka kelimeyi bulsam
Bıkmadan usanmadan yılmadan namerdim ki onu söyler onu yazardım yar
Kahretsin ben seni geceyle gündüzün arasında sevdim yar
Bedenimi almaya gelen azrailin pençesinde sevdim ben seni
Kahretsin işte öyle sevdim öyle yandım ben sana yar
Bazen Prometheus oldum çarmıha gerilircesine
Bazen Spartacus oldum aslanlara yem olurcasına
Bazen Cem Sultan ilmiği boynunda Pir Sultan oldum yar
Bazen Şems-ini arayan Mevlana
Bazen Mevlanayı arayan Şems
Dinginlerde Yunus yokluğa kanat geren bir garip
Mutlu bir yusufçuk gibi sana özgürlüğe koşarcasına geldim yar

Bir şarkı melodisi olarak kulaklara çalınan ilahi sevgi şimdi “Vurgunum” isimli CD’de raflarda duruyor.

Belki Murat Göğebakan bugün hayatta olmasa kendisi hakkında masalımsı methiyeler dizilecekti. Çünkü biz ardından övgüler dizdiklerimizi, yaşarken yerin dibine sokmaya meraklı bir toplumuz.

Göğebakan bir sınavdan geçti.

Şimdi sınav sırası sizde.

Askerden kaçmak için kırık ve totoş rolü oynayanlar mı?

3 yaşında çocuğunu kundakta, hasta kardeşini ölüm döşeğinde bırakıp cepheye koşan Nene Hatun’a ekranda yüzümüze tükürürcesine hakaret edenler mi?

Ceddine, ecdadına küfrederek şöhret basamaklarını hızla tırmananlar mı?

Kendisine verdiği şan ve şöhret karşılığında Allah’a sayıp sövenler mi?

Yoksa Murat Göğebakan ve onun gibi milli ve manevi değerlerine sahip çıkan onur, haysiyet sahibi insanlar mı?

Kimin kazanacağına, kimin yenileceğine bu kez siz karar vereceksiniz.

Eğer hala zalimlere ve zalimliklere karşı duracak bir yüreğiniz varsa, atın üzerinizdeki ölü toprağını ve çıkın orta yere.

“Biz de buradayız” deyin.

Deyin ki size “Eyvallah” diye ses verenleri duyun!

Süleyman Özışık